Hakan DİKMEN
Hakan DİKMEN

Köşe Yazarı

İnsan En Çok, Kendini Unuttuğunda Yaşlanıyor

6 dk okuma

İnsan gençken zamanın hiç bitmeyeceğini sanıyor. Yaş ilerledikçe ise zamanın aslında hiç durmadığını anlıyor.

Yaziyi sesli dinle

İnsan En Çok, Kendini Unuttuğunda Yaşlanıyor

Yaziyi sesli dinle

Yapay Zeka ile Seslendirilmiştir

İnsan En Çok, Kendini Unuttuğunda Yaşlanıyor

Hazır. Dinlemeye başlamak için oynata basın.

00:00 00:00 00:00

Hayatın garip bir tarafı var.

İnsan gençken zamanın hiç bitmeyeceğini sanıyor.
Yaş ilerledikçe ise zamanın aslında hiç durmadığını anlıyor.

Çocukken bir yaz tatilinin bitmesini istemeyiz. Sonra yıllar geçer, bir bakarız ki yaz tatilleri değil, yıllar bitmeye başlamış.

Dün peşinden koştuğumuz şeylerin bugün adını bile hatırlamıyoruz.

Bir zamanlar “olmazsa olmaz” dediğimiz insanlar hayatımızdan çıkmış.
Uğruna uykularımızı kaçırdığımız meseleler unutulmuş.
Kırıldığımız insanlar kendi hayatlarına devam etmiş.

Biz ise hâlâ bazı kırgınlıkları cebimizde taşıyoruz.

Ne tuhaf değil mi?

Hayat geçiyor, biz hâlâ dünle hesaplaşıyoruz.

Zamanın En Büyük Hilesi

Zamanın insana yaptığı en büyük kötülük yaşlandırmak değil.

Bizi, bir gün her şeyi yapacakmışız gibi kandırmak.

“Daha sonra ararım.”

“Bir gün giderim.”

“Emekli olunca yaşarım.”

“Çocuklar büyüsün, kendime vakit ayırırım.”

“Şu işler bir bitsin, biraz nefes alırım.”

Sonra o “bir gün”lerin çoğu hiç gelmiyor.

Çünkü hayatın takvimi bizim plan defterimize göre işlemiyor.

Bir sabah uyanıyorsun; aynada saçlarına düşen beyazları görüyorsun.

Sonra fark ediyorsun:

Sen aslında yaşlanmaktan değil, ertelemekten yorulmuşsun.

İnsan çoğu zaman hayatını kaybettiğini öldüğü gün anlamıyor.

Bazı insanlar daha hayattayken kaybediyor hayatını.

Gülmeyi unutuyor.

Sevmeyi erteliyor.

Affetmeyi gururuna yediremiyor.

Gitmek istediği yere gitmiyor.

Söylemek istediği sözü söylemiyor.

Sarılmak istediğine sarılmıyor.

Ve sonra bir gün, geçmişe dönüp baktığında elinde koskoca bir “keşke” koleksiyonu kalıyor.

İnsan Neyi Biriktiriyor?

Para biriktiriyoruz.

Evler alıyoruz.

Arabalar değiştiriyoruz.

Dolapları dolduruyoruz.

Telefonları yeniliyoruz.

Daha büyük evlerde, daha pahalı masalarda, daha kalabalık çevrelerde yaşamaya çalışıyoruz.

Ama bütün bunların arasında kendimizi eksiltiyoruz.

Çünkü insanın gerçek zenginliği sahip olduklarının sayısı değil, hayatına anlam katan anların sayısıdır.

Bir dostla edilen uzun bir sohbet...

Bir annenin sofraya koyduğu sıcak yemek...

Bir babanın sessizce omzuna dokunuşu...

Çocuğunun “Baba” diye seslenmesi...

Sevdiğinin yanında hiçbir şey konuşmadan oturabilmek...

Bazen yağmur altında yürümek...

Bazen telefonu kapatıp sadece gökyüzüne bakmak...

Bunların hiçbirinin fiyat etiketi yok.

Ama insan, hayatının sonlarına doğru dönüp baktığında en pahalı şeylerin değil, en gerçek şeylerin kıymetini hatırlıyor.

Çünkü zaman bize acımasız bir ders veriyor:

Bazı şeylerin değeri, onları kaybettikten sonra değil; bir daha geri gelmeyeceğini anladığımızda ortaya çıkıyor.

Hayat Beklemiyor

Belki de artık biraz daha cesur yaşamak gerekiyor.

Seviyorsan söyle.

Özlediysen ara.

Kırıldıysan konuş.

Affedebiliyorsan affet.

Gitmek istiyorsan git.

Kalmak istiyorsan kal.

Ama sırf başkaları ne der diye kendi hayatını başkalarının beklentilerine teslim etme.

Çünkü insanlar senin hayatını yaşamıyor.

Senin yerine uyanmıyor.

Senin yerine yaşlanmıyor.

Senin yerine pişman olmuyor.

Ve en önemlisi...

Senin yerine ölmeyecekler.

Öyleyse neden onların onayını almak için kendi hayatımızdan vazgeçiyoruz?

Bazen insanın kendisine sorması gereken en ağır soru şudur:

“Ben gerçekten kendi hayatımı mı yaşıyorum, yoksa başkalarının benden beklediği hayatı mı?”

Cevabı kolay değildir.

Çünkü insan kendisine yalan söylemeye alıştığında, gerçeği duymaktan korkar.

Ama hayatın bir tarafı daha var.

Ne kadar yorulmuş olursak olalım, elimizde hâlâ bugün var.

Dün geri gelmeyecek.

Yarın ise garanti değil.

Geriye yalnızca şimdi kalıyor.

Belki de bütün mesele budur.

Hayatı mükemmel yaşamaya çalışmak yerine, elimizdeki hayatı gerçek yaşamayı öğrenmek.

Çünkü sonunda hepimiz aynı yere varacağız.

Kimimiz zengin, kimimiz fakir...

Kimimiz ünlü, kimimiz unutulmuş...

Kimimiz çok şey kazanmış, kimimiz çok şey kaybetmiş...

Ama herkesin cebinde aynı şey olacak:

Yaşanmış bir ömür.

Ve o ömrün hesabını kimseye değil, önce kendimize vereceğiz.

İşte asıl mesele burada başlıyor.

Bir gün aynaya baktığımızda kendimize şu soruyu soracağız:

“Ben bu hayatı gerçekten yaşadım mı?”

O gün vereceğimiz cevap, sahip olduğumuz bütün servetlerden daha değerli olacak.

Çünkü hayat, uzun yaşamakla değil;

dolu yaşamakla ölçülür.

Ve belki de insanın en büyük trajedisi ölmek değildir.

Yaşarken hayatını kaçırmaktır.

Son Söz

Öyleyse kuzen, fazla hesap yapmayalım.

Her şeyi kontrol edemeyiz.

Herkesi memnun edemeyiz.

Zamanı geri çeviremeyiz.

Ama bugün birini arayabiliriz.

Bugün birine sarılabiliriz.

Bugün sevdiğimizi söyleyebiliriz.

Bugün biraz daha az kızıp, biraz daha çok gülebiliriz.

Çünkü hayat dediğimiz şey, aslında büyük olaylardan değil; farkına varmadan tükettiğimiz küçük anlardan oluşuyor.

Ve insan bazen bir ömrü değil, sadece birkaç güzel anı hatırlayarak uğurlar dünyayı.

Aklımızda kalsın:

“Hayat, ertelediğimiz günlerin toplamı değil; cesaret edip yaşadığımız anların hatırasıdır.”

 

Bu yazıyı paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapın.

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.